Join for FREE | Take the Tour Lost Password?
Shop deviantART for the
holidays and save BIG!
Click here! :holly:
[x]

deviantART

:omfg:
 

Alinti: Martin Jay (Besim Dellaloglu'ndan)

Sun Oct 4, 2009, 12:16 AM
  • Mood: Doubtful
  • Listening to: New shit
  • Reading: Adorno
  • Watching: nothing these days
  • Playing: bass guitar
  • Eating: food
  • Drinking: liquid

Internette Sanat Paylasimi Uzerine Kisa Bir Yazi

Fri Jul 24, 2009, 5:58 AM
Geçenlerde Erkan'la müzik ve müziğin internet üzerinden paylaşımı ile ilgili tartışıyorduk. Benim naçizane fikrim -şu an bunun için biraz erken olduğunu kabul ediyor olsam da- müzisyenlerin albüm satışından vazgeçmeleri yönünde. Açıkçası ben de müzikle uğraşan bir insanım ve bu işten para kazanmayı çok isterim. Fakat parayla albümümün 1milyon tane satacağına bedava olarak 10milyon kişiye ulaşmasını tercih ederim. Açıkçası söz konusu müzik olunca kayıttan çok sanatçının sahne üzerindeki performansı bence daha önemli. Önemli olmasının ötesinde şu anda bile çok daha karlı albüm satışından. Özellikle zaten kendini kanıtlamış ve albüm satışları zaten belli bir sayının üzerinde olan müzisyenler senede konserlerden kazandıklarının 10da 1i kadarını anca kazanıyorlar. Örneğin Metallica yılda en az 200 kadar konser veriyordur diye tahmin ediyorum en yoğun olduğu zamanlarda. Bu grubun yılda 15 dolardan 1milyon albümü satılsa. 15milyon dolar kazansalar yılda albüm satışından. Türkiye'deki en pahalı müzisyenlerden olan Tarkan, Sezen Aksu gibi isimler tek gece sahneye çıkmak için en az 200bin lira civarında rakamlar alıyorlar ki bu insanlar uluslararası turnelere çıkmıyorlar. O yüzden Metallica'nın bir gecelik konserden kazandığı paranın en az 600-750bin dolar kadar olduğunu tahmin edeceğim. Bu durumda yıllık albüm gelirini 20-25 konser arasında eşitlemiş oluyorlar. Muhtemelen bu kadar basit hesaplar değildir bunlar. Eminim çok daha farklı değişkenler de giriyordur işin içine fakat yine de bu açığın çok da farklı olduğunu düşünemiyorum.

Herşeyi geçtim zaten 1 kişi bile albümü alı;p bilgisayarında mp3'e çevirip herhangi bir şekilde paylaşıma açtığında zaten o albümün bütün dünyaya yayılması kaçınılmaz. Bunun önüne geçmek için çok ağır cezalar, ciddi çabalar var ama benim kişisel fikrim boşuna olduğu. Nitekim az da olsa albümlerinin tamamını internetten kendi web sayfalarından bedava yayan gruplar var. Bunlardan bir tanesi Melodic Death Metal grubu Chastisement idi mesela.

Ayrıca günümüzde oldukça kolaylaşan kayıt teknolojileri, DIY mantığının yaygınlaşması ve zaten müzik dinleyen insanların çoğunun artık mp3'ten müzik dinlemesi insanların "kaliteli" kayıt dinleme alışkanlığının yitmesine sebep oldu.

İnternette paylaşılan her sanat formu gibi müziğin de kalitesi oldukça düştü. Sinema filmleri, video, fotoğraf gibi dijital ortama oldukça kolay uyum sağlayabilen sanat formlarını kendi "doğal ortamlarında" izleyebileceğimiz kalitesininden çok daha düşük kalitede izleme "şansına" erişebiliyoruz (şans ya da şanssızlık ayrı bir tartışma konusu olabilir tabi ki). İnternetteki hiper-demokratik ortam, eşitlik ve paylaşım kolaylığı görsel ve duysal mecraların kalitesinde fark edilebilir bir düşmeye sebep oldu.

Fakat bu düşüşü ortamın (mecranın) bir özelliği olarak bir avantaja çevirmek de mümkün gibi geliyor bana. Ne olabilir bu avantajlar? İlk aklıma gelenler daha kavramsal işlere yönelmek; toplumsal ideolojiler doğrultusunda belli bir hiyerarşiye göre düzenlenmiş devlet müzelerinden veya özel sermayenin tekelinde bulunan galeri ve müzelerden kurtularak sanatın daha özgürleşmesi ve bireyselleşmesi. Sadece video ve fotoğraf gibi zaten gelenekselleşmiş sayılabilecek mecraların internet üzerinde paylaşımıyla bunu yapmanın ötesinde zaten internetin kendisini bir mecra olarak belirlemiş birçok insan (sanatçı;) zaten bunun peşine düşmüş durumda.

  • Mood: Doubtful
  • Listening to: Faith No More
  • Reading: blogs mostly
  • Watching: Series
  • Playing: bass guitar
  • Eating: food
  • Drinking: liquid

Başlıksız

Sun Jul 12, 2009, 3:55 AM
Gece yatarken lensimi çıkarmadım. "Bugün de çıkarmayayım ne olacak?" diye düşündüm. Zaten lensimi çok nadir çıkarır 1 ay kullanmam gereken lensi aylarca kullanırım. Aylarca gözümden çıkartmadığım da olur. Henüz başıma birşey gelmedi. Tahtaya vurunuz. Fakat bir anda geçtiğimiz senelerde okuldan bir arkadaşımın lensle uyuduğu için gözüne ciddi hasar geldiğini hatırladım. Yine de lensimi çıkarmadım. Düşündüm. Muhtemelen muntazaman lensini her gece çıkartı;p dezenfekte edip en az 8-10 saat lens suyunda beklettikten sonra elleri hijyen içersinde tekrar gözüne takan bir arkadaştı. Emin değilim belki de öyle değildir. Ama bence öyleydi. Bu sterillik, bu sıkı kontrol, bu dış dünyanın etkilerinden oldukça katı ve neredeyse izole şekilde korunma şekli belki de; benim aynen bu gece yaptığım gibi "amaaan, bugün de lensle uyuyayım ne olacak?" diye düşündüğü bir gece; gözünün iltahaplanmasına sebep oldu. Atalarımız boşuna demiyorlar alışmamış götte don durmaz diye. Bedenimizin etrafını saran çevrede bir çok mikrop, virüs vb. "yabancı" (tırnak içinde yabancı;) canlı organizma ve madde var. Pislikler var. Kir, toz, duman vs. vs. Biz ne kadar onlardan uzak durmaya çalışırsak, onları bedenimizden ne kadar uzak ve hijyenik ve steril tutarsak onların "en ufak" (tırnak içinde en ufak) fırsatta bize zarar verebilme ihtimali ve güçleri artıyor. Çünkü bedenimizi onlardan korurken aslında onlara karşı güçsüz kılıyoruz.

Şimdi durun ve düşünün. Yaşadığımız toplumu bir insan bedeni gibi düşünün.

Düşündünüz mü?

  • Mood: Anxious
  • Listening to: Some new shit
  • Reading: blogs mostly
  • Watching: Series
  • Playing: bass guitar
  • Eating: food
  • Drinking: liquid

Usulsüz Kullanım Sergisi Üzerin

Sat Mar 14, 2009, 9:10 AM
Yaklaşık 1 ay önce kadar açılışına gittiğim sergiyle ilgili kendimce ufak bir eleştiri yazmak istedim. Bir süredir aklımdaydı. Öncelikle sergi ile ilgili bu yazıyı biraz geç yazdığım için özür dilerim eğer blog'umu takip edenler varsa (çünkü bugün serginin son günü;).

Serginin (tahminimce) küratör'ü [kim olduğunu bulamadım kusura bakmayın=(] tarafından yazılmış şu yazıyla girmek istiyorum eleştirime.

Usulsüz Kullanım sergisi, fotoğrafın gerçekle kurduğu gösterilen-gösterge ilişkisini kurcalamayı; fotoğrafı, seçileni yansıtan bir “araç” olmanın ötesinde, gerçekliği sorgulama ve yeniden üretme amacıyla dönüştürülebilir, yeniden üretilebilir bir “sanat nesnesi” olarak görmeyi deneyen beş genç sanatçının paylaştıkları bir arayış sürecinin ürünüdür. Gerçeğin kurguya evrildiği bu süreçte sanatçılar, doğaya ait olanı yansıtmanın (mimesis) ötesinde, gündeliğin doğasını anlatırken, formda ve içerikte özgünlüğü yakalamaya, kendi bireysel dillerini, hikaye anlatma biçimlerini keşfetmeye çalıştılar. Sergilenen çalışmaların usulsüzlüğü, fotoğrafın genel kabul görmüş ve yaygın kullanılan formlar ve imgeler sisteminin dışına çıkmayı amaçlayan bu sanatçıların, gerçeği kendi usullerince anlatmasındadır.

Bence bu açıklama oldukça genel kalmış. Çok yeterli olduğunu düşünmüyorum. Zaten fotoğrafla az da olsa ilgilenen herkes için hap şeklinde yutulan bir bilgi bu. Ve zaten bu sergiye ya da herhangi bir fotoğraf sergisine giden bir ziyaretçi mutlaka "özgün" bir anlatım, gerçekliği fotoğraf aracılığı ile sorgulama ve yeniden üretlebilir bir "sanat nesnesi" görmeyi bekliyor olacaktır. Öte yandan şu ana kadar fotoğrafla ilgili kafa yormuş, araştırma yapmış ve bunları yayınlamış bütün düşünürler, eleştirmenler, filozoflar fotoğrafın "kurgu-gerçek" diyalektiğine parmak basmışlardır. Herşeyin ötesinde bence fotoğrafın bu açıklama yazısındaki kullanım şekli fotoğrafın usulsüzlüğü değil usulüdür. Zaten fotoğraf doğası gereği oldukça usulsüz bir "araç". Fotoğrafçının bir "dikizci" ve başkalarının hayatına izinsizce müdahele eden ve çektği görüntülerle gerçeği çarpıtan bir gözlemci olduğu bir çok kişi tarafından oldukça fazla vurgulanmıştır. Açıkçası ben fotoğrafla ilgili masum olan hiçbir şey göremiyorum. Oldukça saldırgan ve müdaheleci hatta ahlaksız bir eylemdir fotoğraf çekmek. Özellikle son cümlede geçen "fotoğrafın genel kabul görmüş ve yaygın kullanılan formlar ve imgeler sisteminin dışına çıkmayı" amaçlamak bence böyle bir sergi için çok yanlış bir seçim. Fotoğrafın genel kabul görmüş kuralları derken fotoğrafın hangi kullanımından bahsettiği önemli. Fotoğrafın her kullanım alanının kendine göre paradigmaları ve konvansiyonları var. Söz konusu bir sanat nesnesi olarak fotoğraf olunca zaten bu paradigmaları ve konvansiyonları aşarak farklı ya da özgün bir şey ortaya çıkarmak zaten zorunlu oluyor.

Bu çerçevede sergideki işleri inceleyince bence öne çıkan işler daha çok Damla Tamer ve Murat Durusoy'un işleri. Onların işerlerinde bahsetmeden önce kısaca diğer işlere de bir değineceğim. Sevim Sancaktar'ın işlerinde beni yakalayan bir şey olmadı. Enteresan olmamasının yanısıra hiçbir şekilde sergiyi açıklayan yazıyla bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum işlerin. Belkıs Işık'ın işlerinde ise çok fazla Cindy Sherman ile Francesca Woodman arasında gidip gelen ama tam oturmamış bir anlatım vardı. Saliha Uzun'un işleri hem sergi salonundaki konumlarından hem de arkaplanın beyazlığından dolayı fazla silikti (duvarlarda beyaz olduğu için duvar ile fazla bütünleşiyordu) ve çok rahat gözden kaçabilen işler. Ayrıca kullandığı görsel estetik insanın dikkatini uzun üre toplamayı gerektirmeyecek kadar simetrik ve sıkıcı.

Bir sanat nesnesi olarak fotoğrafı ele aldığımızda Damla Tamer'in işleri oldukça güçlü ve nesne olarak diğer bütün fotoğrafların önüne çıkıyor bana kalırsa. Zaten fotoğraf değil de nesne olarak tasarlanmış olmaları Damla'nın işlerini ayrı bir yere koyuyor. Bunun ötesinde kendi portresini farklı bir isimle sıradan kağıtlara basarak onları zarf şekline katlamış ve üzerine (sonradan kendisinden öğrendim) çok ufak kasti hatalarla adresler yazmış. Zarflar gerçekten üzerinde yazan adreslere gidip (tabi ki o adresler bulunamayacağı için) geri dönecek. Bence zarflar geri döndükten sonra da mutlaka sergilenmeleri lazım. Fotoğraf gibi gündelik hayatta oldukça fazla kullanılan bir mecra kullanarak sanat ve gündelik yaşam arasındaki çizgiyi böyle yaratıcı bir eylemle ayırmak fikri oldukça başarılı. Yaşamın kendisine yaratıcılığı ile bir kurgu katıyor.

Murat Durusoy'un fotoğrafları ise geçenlerde Ece'nin blog'unu okuyunca daha da anlam kazandı gözümde ki zaten oldukça beğenmiştim Murat'ın fotoğraflarını zaten. Dijital olarak bir görüntü oluşturma sürecini okuyabilme açısından çok iyi işler bunlar. Damla'nın işlerinde "nesne" olma özelliği nasıl öne çıkıyorsa Murat'ın işlerinde de bir o kadar "süreç" önplanda ki benim bir fotoğrafa bakarken chacklist'imdeki ilk iki sırada yer alır bu nitelikler. Ece'nin blog'undaki fotoğrafın bir teknolojik gelişme olduğu gerçeğini de anımsayınca biraz daha anlam kazandı fotoğraflar. Çünkü bu fotoğraflar "bozuk" bir fotoğraf makinası ile çekilmişti. Ayrıca dijital olarak işlenmiş ve bilgisayar ekranından tekrar fotoğrafları çekilerek çoğaltılmıştı. Bu da görüntüde "istenmeyen" bozulmalara ve deformasyonlara sebep olmuştu. Bu istenmeyen deformasyonlar ve bozukluklar da bir mecra olarak fotoğrafın genelde fazla gösterilmek istenmeyen bir parçası olarak beni oldukça ilgimi çeken ve kendine göre çok hoş bir estetiği olduğunu düşündüğüm özelliklerdir. Murat'ın fotoğrafını çekmeyi tercih ettiği subjeler ise geneler insan bedeni (sanırım hepsi ya da büyük bir kısmı insan yüzü idi). Bedenle bu deformasyon arasında ise kurabileceğim ilk ilişki bedenin görüntüsününde saklanmak gösterilmek istenmeyen şeylerin bile kendine özgü bir estetiği olabileceği.

Serginin geneline bakınca, işler yine de hergün internette ya da dergilerde, gazetelerde gördüğümüz ticari, haber, grunge vs. vs. fotoğraflarından ve onların sıkıcılığından uzaklaşı;p gerçekten fotoğrafın özüne dair birşey sunması açısından oldukça başarılıydı.

  • Mood: Peaceful
  • Listening to: Orange Tulip Conspiracy
  • Reading: shame
  • Watching: Series
  • Playing: bass guitar
  • Eating: food
  • Drinking: liquid

Obama'nın Başkanlık Kut

Fri Jan 16, 2009, 8:32 AM
Zamanında Baudrillard yazmış ama bu kadar gerçekten politikanın politika olmaktan çıkı;p showbiz olabileceğine akıl sır erdiremiyorum.

Interdiciplinarity'nin [kıçından kelime uydurmak] de bir sınırı olmalı.

Öte yandan bu olayla ilgili aklıma iki soru geliyor. Aslında tek soru da olabilir. Şöyle ki...

Bu bir apolitizasyon mudur? Yoksa Popüler Kültürü politize etmeye çalışmak mıdır? Eğer öylese ne kadar doğrudur ya da ne kadar başarılı olabilecek bir çabadır? Ha onu geçtim eğer ikinci soruya cevap "evet" ise bu bizi sorduğum birinci soruya götürür mü? Şu şekilde götürür mü demek istiyorum: Diyelim ki Popüler Kültürü politize etme çabası bu olay... Bu durumda politika -başladığım noktaya geri dönüyorum- bir showbiz alanı olmuyor mu? E o zaman bu da bir apolitizasyon olmuyor mu?

Bu sorular retorik mi?

PS: bu arada aklıma iki sorudan fazlası geliyormuş. Zorlasam dahası da gelirdi sanki.

  • Mood: Peaceful
  • Listening to: Too Many Things
  • Reading: Same Shit Different Asshole
  • Watching: Series
  • Playing: bass guitar
  • Eating: food
  • Drinking: liquid

Site Map