Yaklaşık 1 ay önce kadar açılışına gittiğim sergiyle ilgili kendimce ufak bir eleştiri yazmak istedim. Bir süredir aklımdaydı. Öncelikle sergi ile ilgili bu yazıyı biraz geç yazdığım için özür dilerim eğer blog'umu takip edenler varsa (çünkü bugün serginin son günü

.
Serginin (tahminimce) küratör'ü [kim olduğunu bulamadım kusura bakmayın

] tarafından yazılmış şu yazıyla girmek istiyorum eleştirime.
Usulsüz Kullanım sergisi, fotoğrafın gerçekle kurduğu gösterilen-gösterge ilişkisini kurcalamayı; fotoğrafı, seçileni yansıtan bir araç olmanın ötesinde, gerçekliği sorgulama ve yeniden üretme amacıyla dönüştürülebilir, yeniden üretilebilir bir sanat nesnesi olarak görmeyi deneyen beş genç sanatçının paylaştıkları bir arayış sürecinin ürünüdür. Gerçeğin kurguya evrildiği bu süreçte sanatçılar, doğaya ait olanı yansıtmanın (mimesis) ötesinde, gündeliğin doğasını anlatırken, formda ve içerikte özgünlüğü yakalamaya, kendi bireysel dillerini, hikaye anlatma biçimlerini keşfetmeye çalıştılar. Sergilenen çalışmaların usulsüzlüğü, fotoğrafın genel kabul görmüş ve yaygın kullanılan formlar ve imgeler sisteminin dışına çıkmayı amaçlayan bu sanatçıların, gerçeği kendi usullerince anlatmasındadır.
Bence bu açıklama oldukça genel kalmış. Çok yeterli olduğunu düşünmüyorum. Zaten fotoğrafla az da olsa ilgilenen herkes için hap şeklinde yutulan bir bilgi bu. Ve zaten bu sergiye ya da herhangi bir fotoğraf sergisine giden bir ziyaretçi mutlaka "özgün" bir anlatım, gerçekliği fotoğraf aracılığı ile sorgulama ve yeniden üretlebilir bir "sanat nesnesi" görmeyi bekliyor olacaktır. Öte yandan şu ana kadar fotoğrafla ilgili kafa yormuş, araştırma yapmış ve bunları yayınlamış bütün düşünürler, eleştirmenler, filozoflar fotoğrafın "kurgu-gerçek" diyalektiğine parmak basmışlardır. Herşeyin ötesinde bence fotoğrafın bu açıklama yazısındaki kullanım şekli fotoğrafın usulsüzlüğü değil usulüdür. Zaten fotoğraf doğası gereği oldukça usulsüz bir "araç". Fotoğrafçının bir "dikizci" ve başkalarının hayatına izinsizce müdahele eden ve çektği görüntülerle gerçeği çarpıtan bir gözlemci olduğu bir çok kişi tarafından oldukça fazla vurgulanmıştır. Açıkçası ben fotoğrafla ilgili masum olan hiçbir şey göremiyorum. Oldukça saldırgan ve müdaheleci hatta ahlaksız bir eylemdir fotoğraf çekmek. Özellikle son cümlede geçen "fotoğrafın genel kabul görmüş ve yaygın kullanılan formlar ve imgeler sisteminin dışına çıkmayı" amaçlamak bence böyle bir sergi için çok yanlış bir seçim. Fotoğrafın genel kabul görmüş kuralları derken fotoğrafın hangi kullanımından bahsettiği önemli. Fotoğrafın her kullanım alanının kendine göre paradigmaları ve konvansiyonları var. Söz konusu bir sanat nesnesi olarak fotoğraf olunca zaten bu paradigmaları ve konvansiyonları aşarak farklı ya da özgün bir şey ortaya çıkarmak zaten zorunlu oluyor.
Bu çerçevede sergideki işleri inceleyince bence öne çıkan işler daha çok Damla Tamer ve Murat Durusoy'un işleri. Onların işerlerinde bahsetmeden önce kısaca diğer işlere de bir değineceğim. Sevim Sancaktar'ın işlerinde beni yakalayan bir şey olmadı. Enteresan olmamasının yanısıra hiçbir şekilde sergiyi açıklayan yazıyla bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum işlerin. Belkıs Işık'ın işlerinde ise çok fazla Cindy Sherman ile Francesca Woodman arasında gidip gelen ama tam oturmamış bir anlatım vardı. Saliha Uzun'un işleri hem sergi salonundaki konumlarından hem de arkaplanın beyazlığından dolayı fazla silikti (duvarlarda beyaz olduğu için duvar ile fazla bütünleşiyordu) ve çok rahat gözden kaçabilen işler. Ayrıca kullandığı görsel estetik insanın dikkatini uzun üre toplamayı gerektirmeyecek kadar simetrik ve sıkıcı.
Bir sanat nesnesi olarak fotoğrafı ele aldığımızda Damla Tamer'in işleri oldukça güçlü ve nesne olarak diğer bütün fotoğrafların önüne çıkıyor bana kalırsa. Zaten fotoğraf değil de nesne olarak tasarlanmış olmaları Damla'nın işlerini ayrı bir yere koyuyor. Bunun ötesinde kendi portresini farklı bir isimle sıradan kağıtlara basarak onları zarf şekline katlamış ve üzerine (sonradan kendisinden öğrendim) çok ufak kasti hatalarla adresler yazmış. Zarflar gerçekten üzerinde yazan adreslere gidip (tabi ki o adresler bulunamayacağı için) geri dönecek. Bence zarflar geri döndükten sonra da mutlaka sergilenmeleri lazım. Fotoğraf gibi gündelik hayatta oldukça fazla kullanılan bir mecra kullanarak sanat ve gündelik yaşam arasındaki çizgiyi böyle yaratıcı bir eylemle ayırmak fikri oldukça başarılı. Yaşamın kendisine yaratıcılığı ile bir kurgu katıyor.
Murat Durusoy'un fotoğrafları ise geçenlerde Ece'nin blog'unu okuyunca daha da anlam kazandı gözümde ki zaten oldukça beğenmiştim Murat'ın fotoğraflarını zaten. Dijital olarak bir görüntü oluşturma sürecini okuyabilme açısından çok iyi işler bunlar. Damla'nın işlerinde "nesne" olma özelliği nasıl öne çıkıyorsa Murat'ın işlerinde de bir o kadar "süreç" önplanda ki benim bir fotoğrafa bakarken chacklist'imdeki ilk iki sırada yer alır bu nitelikler. Ece'nin blog'undaki fotoğrafın bir teknolojik gelişme olduğu gerçeğini de anımsayınca biraz daha anlam kazandı fotoğraflar. Çünkü bu fotoğraflar "bozuk" bir fotoğraf makinası ile çekilmişti. Ayrıca dijital olarak işlenmiş ve bilgisayar ekranından tekrar fotoğrafları çekilerek çoğaltılmıştı. Bu da görüntüde "istenmeyen" bozulmalara ve deformasyonlara sebep olmuştu. Bu istenmeyen deformasyonlar ve bozukluklar da bir mecra olarak fotoğrafın genelde fazla gösterilmek istenmeyen bir parçası olarak beni oldukça ilgimi çeken ve kendine göre çok hoş bir estetiği olduğunu düşündüğüm özelliklerdir. Murat'ın fotoğrafını çekmeyi tercih ettiği subjeler ise geneler insan bedeni (sanırım hepsi ya da büyük bir kısmı insan yüzü idi). Bedenle bu deformasyon arasında ise kurabileceğim ilk ilişki bedenin görüntüsününde saklanmak gösterilmek istenmeyen şeylerin bile kendine özgü bir estetiği olabileceği.
Serginin geneline bakınca, işler yine de hergün internette ya da dergilerde, gazetelerde gördüğümüz ticari, haber, grunge vs. vs. fotoğraflarından ve onların sıkıcılığından uzaklaşı

gerçekten fotoğrafın özüne dair birşey sunması açısından oldukça başarılıydı.